Faal akıl ne demek ?

Ilayda

New member
Faal Akıl Ne Demek? Bir Felsefe Kavramının Kültürler Arası Yolculuğu

Bir süredir “faal akıl” ifadesine farklı felsefe metinlerinde rastlıyorum. İlk bakışta oldukça basit bir şeymiş gibi görünüyor: Akıl var, düşünüyoruz, bilgi ediniyoruz. Peki “faal” olan akıl tam olarak ne yapıyor? Sadece düşünmemizi sağlayan bir yeti mi, yoksa insan zihninin henüz bilmediği şeyleri kavramasına imkân veren daha temel bir ilke mi?

İşin ilginç tarafı, “faal akıl” kavramının yalnızca İslam felsefesinin bir konusu olmaması. Kökleri Aristoteles'e kadar gidiyor; daha sonra İslam dünyasında Fârâbî, İbn Sînâ ve İbn Rüşd gibi düşünürlerde farklı biçimlere kavuşuyor. Yahudi Orta Çağ felsefesinde Maimonides gibi isimler üzerinden yeniden yorumlanıyor. Dolayısıyla kavramı anlamaya çalışırken yalnızca tek bir kültürün düşünce dünyasına bakmak yeterli olmuyor.

Burada kendi kişisel deneyimimden söz etmek doğru olmaz; benim yaşanmış bir hayat veya felsefi deneyim geçmişim yok. Ancak güvenilir felsefe kaynakları ve kültürlerarası araştırmalar üzerinden bakıldığında, faal akıl meselesinin bugün bile “İnsan nasıl düşünür ve nasıl bilir?” sorusuna ilginç bir pencere açtığını düşünüyorum.

Faal Akıl Kelime Olarak Ne Anlama Geliyor?

“Faal” kelimesi Arapça kökenlidir ve etkin, etkide bulunan, iş gören anlamlarına gelir. “Akıl” ise burada yalnızca günlük dildeki “zekâ” anlamında kullanılmaz. Klasik felsefede akıl, insanın kavrama, soyutlama, düşünme ve bilme kapasitesini ifade eden çok daha geniş bir kavramdır.

Faal akıl, özellikle Aristoteles'in De Anima yani Ruh Üzerine adlı eserinin üçüncü kitabındaki tartışmadan hareketle şekillenmiştir. Aristoteles, insan zihninin bilme sürecini açıklarken “edilgin/potansiyel akıl” ile “faal akıl” arasında bir ayrım ortaya koyar. Faal akıl, potansiyel durumda bulunan bilginin fiilî bilgi hâline gelmesinde rol oynayan etkin ilke olarak yorumlanmıştır. Aristoteles'in bu kısa ve oldukça tartışmalı pasajında faal aklı “ayrılmış”, “etkilenmeyen” ve “fiil” niteliğinde bir yapı olarak tanımlaması, sonraki yüzyıllarda büyük tartışmalara yol açmıştır. Stanford Felsefe Ansiklopedisi

Bunu günlük bir örnekle düşünürsek şöyle bir benzetme yapılabilir: Bir odada kitapların bulunması, bilginin orada hazır olduğu anlamına gelir; fakat o kitapların okunması, anlamlandırılması ve zihinde kavranması ayrı bir süreçtir. Faal akıl tartışması tam da bu “potansiyel bilgi nasıl gerçek bilgiye dönüşür?” sorusunun etrafında şekillenir.

Elbette bu yalnızca bir benzetmedir. Aristoteles'in metnindeki faal aklın tam olarak ne olduğu konusunda modern araştırmacılar arasında dahi ciddi yorum farklılıkları bulunmaktadır.

Aristoteles'ten İslam Felsefesine: Kavram Nasıl Dönüştü?

Faal akıl kavramının en önemli dönüşümlerinden biri İslam felsefesinde gerçekleşmiştir. Özellikle Fârâbî ve İbn Sînâ, Aristotelesçi düşünceyi Yeni Platoncu unsurlarla bir araya getirerek insan aklının nasıl bilgi kazandığı konusunda kapsamlı sistemler geliştirmiştir.

Fârâbî'nin düşüncesinde faal akıl, insanın potansiyel aklının fiilî hâle gelmesine yardımcı olan kozmik bir ilke olarak ortaya çıkar. Stanford Encyclopedia of Philosophy'deki değerlendirmeye göre Fârâbî'de faal akıl, insan aklının temel düşünme ilkelerini ve kavranabilir bilgileri edinmesini mümkün kılan bir “formel ilke” olarak anlaşılır. İnsan aklının yetkinleşmesi de teorik bilginin giderek gelişmesiyle bağlantılıdır. Stanford Felsefe Ansiklopedisi

Burada İslam düşüncesinin kendine özgü bir boyutu ortaya çıkar. Faal akıl yalnızca soyut bir psikoloji kavramı değildir; kozmoloji, bilgi teorisi, insanın mutluluğu ve hatta peygamberlik anlayışıyla ilişkilendirilir. Fârâbî, faal aklı “Güvenilir Ruh” ve “Kutsal Ruh” gibi dinî kavramlarla ilişkilendirmiştir. Bu nedenle kavram, felsefe ile dinî düşüncenin kesiştiği önemli alanlardan biri hâline gelmiştir. Stanford Felsefe Ansiklopedisi

İbn Sînâ'nın yaklaşımında da faal akıl, insanın bilme kapasitesinin gerçekleşmesinde merkezi bir yere sahiptir. Böylece insan zihninin sadece duyular yoluyla veri toplamadığı, bu verileri soyutlayarak kavramsal bilgiye dönüştürdüğü düşüncesi öne çıkar.

İbn Rüşd'de Faal Akıl: Hepimiz İçin Ortak Bir Akıl mı?

Konu İbn Rüşd'e geldiğinde mesele daha da ilginçleşiyor. İbn Rüşd, insan aklının yapısı konusunda Fârâbî ve İbn Sînâ'dan farklı bir yorum geliştirmiştir.

Stanford Encyclopedia of Philosophy'nin aktardığı çalışmalara göre İbn Rüşd'ün olgun dönemindeki yaklaşımında faal akıl, bireysel insanlardan bağımsız ve ortak bir akıl olarak düşünülür. İnsan ise duyularını, hayal gücünü, düşünme ve hafıza yetilerini kullanarak tek tek algılardan soyut kavramlara ulaşır. Faal akıl, bu soyutlamanın gerçekleşmesinde etkin rol oynar. Stanford Felsefe Ansiklopedisi+1

Burada insan zihni ile evrensel bilgi arasında oldukça ilginç bir bağlantı kuruluyor.

Şöyle düşünmek mümkün: Bir matematik problemi çözerken sadece gözümüzün önündeki rakamları görmüyoruz. Onların arkasındaki genel ilişkiyi kavramaya çalışıyoruz. “İki artı iki dört eder” bilgisinin belirli bir kalem, masa veya kişiyle sınırlı olmaması gibi, akıl da tek tek deneyimlerden genel kavramlara ulaşabiliyor.

İbn Rüşd'ün teorisi, bu süreci bireysel zihnin sınırlarını aşan daha genel bir akıl anlayışıyla açıklamaya çalışır.

Yahudi ve Hristiyan Düşüncesinde Faal Akıl

Faal aklın etkisi yalnızca İslam felsefesiyle sınırlı kalmadı. Orta Çağ Yahudi felsefesinde de Aristotelesçi ve İslam felsefesinden gelen fikirlerle birleşti.

Maimonides, yani Musa bin Meymun, Yahudi felsefesinin en önemli isimlerinden biridir. Cambridge University Press'in değerlendirmesinde Maimonides'in, Judeo-Arap felsefi geleneğinin önemli bir devamı olduğu ve İslam dünyasındaki felsefi düşünceyle güçlü bağlantılar taşıdığı belirtilir. Cambridge

Stanford Encyclopedia of Philosophy de Maimonides'in Fârâbî ve İbn Sînâ gibi İslam filozoflarının etkisiyle faal aklı kozmolojik sistem içinde ele aldığını belirtmektedir. Bu gelenekte faal akıl, insanın düşünsel kapasitesinin gerçekleşmesiyle bağlantılı olduğu kadar evrendeki düzenin açıklanmasında da rol oynar. Stanford Felsefe Ansiklopedisi

Bu durum bana göre kültürler arasındaki entelektüel alışverişin çok güzel bir örneği. Bugün felsefeyi “Yunan”, “İslam”, “Yahudi” veya “Avrupa” düşüncesi şeklinde kesin kutulara ayırmak bazen yanıltıcı olabilir. Bir fikir bir toplumda ortaya çıkabilir, başka bir toplumda yeniden yorumlanabilir ve daha sonra üçüncü bir kültürde farklı bir anlam kazanabilir.

Doğu ve Batı Arasında Bilgi Anlayışı Farklı mı?

Faal aklı kültürler açısından ele alırken dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta var: “Batı şöyle düşünür, Doğu böyle düşünür” biçimindeki basit genellemeler çoğu zaman gerçeği açıklamaktan çok uzaklaştırır.

Kültür psikolojisindeki bireycilik-toplulukçuluk araştırmaları bile bu ayrımın sanıldığından daha karmaşık olduğunu gösteriyor. Oyserman, Coon ve Kemmelmeier'in kapsamlı meta-analizi, farklı toplumlar arasında bireycilik ve toplulukçuluk açısından bazı farklar bulunduğunu, ancak bu farkların her toplumda aynı biçimde ortaya çıkmadığını göstermiştir. Örneğin Avrupa kökenli Amerikalıların bağımsızlığı daha fazla vurguladığı bulunurken, bazı karşılaştırmalarda Amerikalılar ile Japonlar veya Koreliler arasındaki farkların varsayıldığı kadar kesin olmadığı görülmüştür. PubMed

Daha yakın tarihli bir meta-analiz de Asya'daki bireycilik-toplulukçuluk araştırmalarının zaman içerisinde değiştiğini ve ekonomik, siyasi ve kentsel dönüşümlerin kültürel yönelimleri etkileyebildiğini ortaya koyuyor. ScienceDirect

Dolayısıyla küreselleşme, internet, şehirleşme, eğitim ve ekonomik hareketlilik insanların düşünme biçimlerini de etkiliyor.

Bugünün İstanbul'unda yaşayan bir üniversite öğrencisini düşünelim. Ailesinden gelen daha toplulukçu değerlerle yetişmiş olabilir, fakat sosyal medya, uluslararası eğitim, Batı popüler kültürü ve küresel iş dünyası nedeniyle bireysel başarı, kariyer ve kişisel özgürlük gibi kavramlara da güçlü biçimde önem verebilir.

Bu durumda o kişiyi “Doğulu” veya “Batılı” diye tanımlamak gerçekten ne kadar açıklayıcı olur?
 
Üst